Büyükadadaki ev

Kondu bir kırlangıç
Terastaki telefon teline
Bahsi geçen bir başlangıç
Sarmış ev özlemini beline
Konuşur gibi öterek
Anlatıyor özleyerek:

Ne hayatlar geldi, geçti
Ne cefalar belleyecekti
Ne sefalar gözlenecekti
Nice kuşaklar görecekti
Bu yazlık ev evlenecekti
Dört kuşak şenlenecekti

Birinci kuşak cefa halatını çekti
İkinci kuşak sefayı seçecekti
Üçüncü kuşak sevdi, geldi geçti
Dördüncü kuşak gördü, sevdi
Anlamadı henüz, ama cenneti seçti.

Kimdi bu yazlık evi yaratan?
Cennet adasındaki yere evi yapan
Bahçeleri ağaçlarla donatan
Sonraki kuşaklara imkân yaratan

Çalışkan bir arıydı
Gençken saçları sarıydı
Boncuk mavisi idi delici gözleri
Babacandı ve tumturaklıydı sözleri

Eşi petekleri hazırladı
O doldurdu bal yaptı
Çocuklara cennet yarattı
Bıraktıkları hep onu hatırlattı
Kendisi huzur içinde kabrinde yattı
Onun yeri göklerdeki en yüce kattı

***

Ayın ondördünde Aya Yorgi


Aya Yorgi'de ayın on dördüncü günü
Hiç kaçırmak istemem bu ödüllü günü
Hep iple çeker toplarım arkadaşları
Çiftleri, sevgilileri, karındaşları
Ahbapları ve dostlar ile çocukları
Gezerler, yakarlar kilisede mumları
Adakları ile tatmin ederler rumları
---
O özel gün
Aya Yorgi tahterevallinin ortasıdır
Batısında Helios, doğusunda Selene
Güneş ağır basar ve batarken
Doğurur doğudan Seleneyi
Sen gel de seyreyle bu dengeyi
Ancak,
Çıkmalı batıya bakan bir kayaya
Getirmeli bir kadeh rakı oraya
---
Önce güneş parlak altın sarısı
Bununla gider biranın yarısı
Denizde parıl parıl sarı huzme kıpırdanır
Bu arada patates kızartması hazırlanır
Helios ağır bastıkça
Terazinin batısındaki kefe iner
Ve der: "ben şimdi ufukta battım bile
İster inan, ister inanma, ben yattım bile
Bu kırmızı top ise yansıyan hayalimdir!"
- "Garson getir hemen bir kaç taze domatesi
Zira batmış terazinin kırmızı kefesi"
Kutlar bunu kırmızı şarapçının efesi...
---

Ve Helios artık sönünce
Yüzseksen derece dönünce
Şaşırırsın ayı görünce
Terazinin kefesinde andırır bir kavunu
- "Garson, geç kalma ha! getir kavunu"

Alaca karanlık başlayınca
Ay giderek parlar beyazlaşır
- "Garson buna beyaz peynir çok yaraşır"
Yanında biraz önceki kavun
Şimdilik bunlarla yetin, avun
Derken,
Bir de bakarsın batıya
İki koldan kızıl ordu
Sanki ufku sarıyordu
Üstündeki bulutlar penbemsi uçar
Arada mor patlıcan tarlası uzar
- "Garson sakın gecikme, hemen gelsin
Sofraya bunun salatası, kızartması"

Renk cümbüşü artarken
Mezeler zenginleşir
Kadehler tokuşturulur,
Boşalanlar dolup ziyadeleşir

Bir de bakarsın doğuya
Hani eski Anatolya
Gümüşleşmiş bile Selene
Sunuyor önüne gelene
Uzattığı halatla serpiyor
Serpiştiriyor, denizi beziyor
Gümüş yıldızlarla
Sanki ordaki su sertleşiyor
- "Gel denize bas ve çık üstüne
Çekinme bas yayıl bu bölgeme" diyor
Garson ise manzaraya nazire
Gümüş kızartması getiriyor

Karanlık basınca
Gökte tek başına
Çoban yıldızı aydınlanınca
- "Garson hemen getir bunun salatasını
Muska börek ve ızgaranın alâsını"
Kara tül perde sarktıkça
Mehtap aydınlandıkça
Parlıyor, sihirliyor
Nazarları kendisine bağlıyor
Hayalimden huzmesine sarılıp
Denize inmek geçiyor...

Başka şey göremez iken
Karşı sahil olmuş birden
Sanki bir pırlanta gerdanlık
Yalovaya giden vapurlar ise
Sanki bir takı, avadanlık

Bu zevkli gece uzar gider
Verdiği ilham ve şevk ile
Şarkılar başlar
Coşarlar şiirleri ile ozanlar
Fıkra anlatır bu oyunu bozanlar
Hele varsa gitar ve flütler
Çakır keyif oldukça üfler
Doyum olmaz bu cümbüşe
Yukardaki izlenimler cemleşince

Bu fasıl da bitince
Yürüyüp varılır
Yangın kulesinin tepesine
Rüzgâr uğultusunun zirvesine
Artık bütün adalar kuşbakışı
Ayaklar altında
Sanki bir harita
İstanbulun sahilleri
Takmış takıştırmış
Zengin taşlı kolyeleri...
Yoktur bunun ötesi
Çıkınca bu şahikaya
Varırsın nirvanaya
Dönüşte kuvvet tabanvaya
Eve varır, mest olur uyursun
Ve iple çeker beklersin
Ki çabuk koşup gelsin
Ertesi ayın ondördüncü günü
Aya Yorgi seni bağrına çeksin

***

Kasım sonunda Büyükada

Özlemiştim Selmini
Ve Büyükadayı
Gök masmavi, hava sakin
Tam gidilecek gün
Deyip acele tarafından
Fatih köprüsünden
Vardım Selmine,
Ordan Bostancı-Büyükada seferi
Ölü lodos dalgaları vapuru beşik gibi sallıyor
Vardım adaya elli günlük hasretten sonra...
Bıraktığım gibi duruyor bütün güzellikler,
Sadece daha aydınlık sokaklar
Budanmış ağaçlar, dökülmüş yapraklar
Kalanları sap sarı
Yaz rengi gitmiş, güz rengi gelmiş
Hava temiz ve ılık,
Kalmamış bir gün önceki
Yağış, soğuk ve fırtına
Sokaklar yıkanmış,
Sanki hepsi bugünü hazırlamış
Bana sunmaya güzelliklerini
"Sevdiğin adana, gel kalsana"
Der gibi.
Her şey yerinde duruyor
Evi açtım, çaldım Clair de lune'ü
Seyrettim manzarayı
Ah ne güzellik,
Hasret giderdik
Hem adayla,
Hem Zafer, Nuran ve Oktayla
Dönüşte, iskelede
Dışarda oturarak bira ve midye
Birkaç öğrenci ile sohbet
Onu da özlemişim

Oldu dört otuz
Hayret! elli gündeki fark:
Anadolu yakasında
Dokuz on günlük ay
Yükselmiş parlıyor,
Batı yakasında
Heybeli ile Büyükada arasında
Güneş batıyor
Tüm gök bulutsuzken
Onu örtüyor tek bir bulut şeridi
Ertesi günkü yağmura mı işaret ediyor
Ufuk kıpkırmızı,
Tek dalga yok,
Rüzgâr yok
Hava ılık
Deniz çarşaf gibi
Güneş ufukta beyaz bulutun altında
Kıpkızıl batıyor

Bu batışı izliyor vapurun kalkışı
Onu ise izliyor
Büyük bir martı sürüsü
Heyecanla viyaklayarak
Atılan ekmeği havada yakalayarak,
Saldırıyorlar denize düşenlere
Birkaçı çarpışarak
Darwin'in hayat mücadelesi
Ben ise içerde oturacağıma
Vapurun en kıçında
Onları ve manzarayı izliyorum
Hassaslaşmışım
Ne kadar zevk veriyor bu doğa
Vakit azaldıkça
Bunun kıymetini bil diyor
Günler hızlı geçiyor
Ama izler, hissedersen
Ne yoğun olabiliyor

***


Bir Yaz Rüyası

Aramızdaki poyrazlı deniz ve Heybeli
Traş olmuş yüce çınarın dallanışları
Terasın koltukları, yaprakların sallanışları
Hepsi aynıydı dünler ve bugün
Oysa yavandı düne göre bugün...
Sanki bereketi ile gelmişti met; ve hepsini götürmüştü cezir
Sabahki gri-yeşil tonlar, öğlenki ışıldamalar aynı
Havuz da aynı havuz
Deniz de aynı deniz
Gene de yaşamıyordu sanki düne göre bugün
Çünki yoktun sen bugün, Deniz!...
Küçücük pisin olmuştu uçsuz bucaksız boş bir havuz
Hani nerede direnip çıkmayan havuzdan
Hani nerede dönüşte yorulan o minik
O sevimli kucak dilekleri
Yoktu dönüşte o masum sorular
Deniz motorları ve vapurlar
Onları gösterirkenki coşmalar
Atlı arabalara koşmalar....
Bir esintinin getirdiklerini
Götürmüştü bir fırtına...
Ardında bıraktığı boşluk ve sükûnet düşündürüyordu:
Bir fırtına mı idi geçen? Yoksa özlemi gideren bir rüya mı?
Bir düş müydü buluşan 2ci, 3cü ve 4cü kuşaklar?
Terastaki telefon teline konan kırlangıçlar
Yoksa kurucu kuşağı temsilen mi tamamlıyordu özlemi?
- - -
Nodos kırmayıp uçurmuştu Paristen Mark'ı
Güney meltemi üfürmüştü Deniz'i Cem'i
Atlantik yelleri kavuşturmuştu sıla çeken Erol'u
Hatta gelmişti yakında olup ta uzakta kalan
Ulya ve Altan
Yetişiyordu içtenlikle herkese Şadiye Teyze
2ci ve 3cü kuşağı götürüyordu Sangria eski günlere
Sımsıkı bağlıyordu 4cü göbeği adaya
Cennet bahçeleri, yakın komşuları, sevimli kedileri
Ardında bıraktıkları köpükleriyle denizi kuğu gibi yaran vapurları
Heybelinin değişken manzaraları
Yüzme, bisiklet, masa tenisi, sinemadan önce döner
Mahalle sokağında kurulan Akdeniz sahillerine öz sofralar
Samimi komşular ve dostlar...
Meğer buymuş hayat, canlılık
İsteklerle dolu bu an ve yarın
Yaşlıları hayata tutunduran iplermiş bu çocuklar
Onları ileriye iyimserlikle bağlayan kuşaklar...

Bekleyeceğiz gene bir med'din bereketini
Alıp götürecekse de cezir onları ve bizleri...

***

(25-26 Eylül 2001)
Durmuş zamanda promenad


Adadaydım
Ekinoks günleri... pastırma yazı
Hava müsait ama in cin yok!
Sokaklar tertemiz!
Sadece sokaklar mı? Evlerde de kimse yok.
Bahçeler bakımlı, sanki terkedilmemiş gibi...
Sade insanlar mı eksik?
Telefon telindeki serçeler de yok.
Çamlardaki kargalar,
Damlardaki martılar
Hepsi sahneden kaldırılmış sanki.
Ağaçlar da yaşamıyor gibi, ama hepsi ter ü taze.
Sarı evin bahçesindeki şirin havuzun şırıltıları yok;
Feniks, çamlar, hareketsiz duruyor,
Dallar sallanmıyor
Yüce çınarın yaprakları kımıldamıyor, hışırdamıyor!
Sanki bir enstantane fotoğraf çekilmiş,
Ya da film çekilmeye hazır maket bir mahalle;
Zaman durdurulmuş;
Bir tek hareket eden var, o da ben!
Karşıda deniz ve Heybeliada
Gerçekten kendisi; sahne seti falan değil.
Ama deniz ürpermiyor bile, ayna gibi, hareketsiz.
Heybelide bekleyen vapur yok, yanaşanı ayrılanı da yok,
Motörler, yelkenliler, takalar hak getire.

Bu güzel film mahallesinde dolaşayım dedim:
Muratlı sokak öyle, Müjde sokak öyle,
Ziyapaşa da keza.
Peltek sokak. Hepsi sanki dekor.
Daldım beyaz ikiz evlere
Teras temiz, sallanan koltuk duruyor,
Bahçe bakımlı, boyalar pırıl pırıl.
Aynı parlak ışık devam ediyor,
Hava değişmiyor
Isı azalmıyor, günler kısalmıyor.
Yaprakları dökülmeye hazır, iyice açılmış dört pembe gül kopardım,
Koydum vazoya
O anki durum altı gün sonra aynı,
Hayret; tek yaprak bile dökülmedi.
Demek ki doğruymuş,
Zaman o günler durmuş!

***